"ölülerin şafağı"

Zombiler hakkında, yani ölenler ama öldüklerini farketmeyenler hakkında çekilmiş her filmi izledim galiba. En iyilerinden en saçmalarına kadar. Önceleri vahşet için izliyorum sandım, “hayatta kalmak” duygusunun bir empatisi sandım hissettiğim şeyi. Fakat nedeni o değildi. Bir zombi ne yapar ? Bir zombinin yaptığı bir çok şey var, öldürüyor, dönüştürüyor, ısırıyor, takip ediyor, sese geliyor bir çoğu, ışığa gelen var, ışıktan hoşlanmayanı var. Ama hepsi aslında tek bir şey yapıyor, tüketiyor..Durmadan tüketiyor, her şeyi, herkesi, ailesini, arkadaşlarını, tanımadıklarını. Tek bir güdüsü var, tüketmek. İhtiyacı olup olmaması, aslında zaten ölü olması umurunda değil, ne de açlığını durdurabiliyor. En başta kendisi tükeniyor, durmadan dinlenmeden peşine düştüğü şey tüketiyor onu. Ve onu elde ettiği anda onu da yok ediyor. Aklıma durup dinlenmeden çalıştığım günler geliyor. Aklıma gün ışığı görmeden çalışan insanlar geliyor. Yanı başımızda düşen onca insan, geride kalan, kaybolan çocuklar, kalabalıklar..Hep bir şeylerin peşinde hep aynı yöne dönük binlerce, on binlerce insan..

Zombilerin arasında yaşıyoruz aslında, her sabah aynı patikalardan yürüyen binlerce “birey”iz. Ne için olduğunu bilmeden tüketiyoruz. Annemizin bakışını tüketiyoruz örneğin, eldeki tüm şefkati alıyoruz ve bize hiç yardımı olmuyor. Aslında ölüyüz çünkü, aslında şefkate ihtiyacımız yok. Sevgilimizin sıcaklığını tüketiyoruz, bizi tüketiyor sevdiğimiz insan. Tutulmayan sözler veriyoruz, yalanlar söylüyoruz, tutunduğumuz her şeyi tüketiyoruz. Aslında ihtiyacı yoktur çünkü, ölülerin birilerine güvenmeye. Uzak yollarda aşklarımızı tüketiyoruz, Sevip de söylemiyoruz misal, bir aşkın zamanını tüketiyoruz. Zor geliyor yollar, duvarlara isimler yazmalar, sayfalar dolusu mektuplar dökmeler ardından. Onlar gibiyiz,uzağı düşünmeden ilerliyoruz, kimi zaman ışığa, kimi zaman karanlığa. Bizi çekecek, oyalayacak, hiç dinmeyecek açlığımızı dindirecek bir şey için ilerliyoruz. Bin bir acıyla yazılmış şarkıları tüketiyoruz, birilerinin ağıdını tüketiyor aslında kalabalıklarımız, Amy’nin güçsüzlüğünü, Kurt Kobain’in çıkmazlarını,Monroe’un güzelliğini, Kafka’nın karşılıksız aşkını tükettik. En mahrem halleriyle, ihtiyacımız yoktu üstelik,çünkü  çoğumuz çoktan ölüyüz aslında, sadece bunları uluorta konuşmuyoruz. 

düşmüş bir şehirde bir zaman, sen beni öptün.

sonbahar ortasıydı, evlerde hala takvimler vardı.

sokaklarım hala griydi, hazır değildim,

yağmur ne çok, yağmur neden yağmalıydı.

beni öptün tüm renklerim döküldü.

gittiğimiz yerlerden kibritler toplardım.

ateşler yakardım, sarılırdım sana hatırlarsın

"insan sevdiğini sıcak tutmalı"..

sakat bir ördek gibi titrek ve korkulu

eski hırkaların söküğüne iliştim.

içimde senden sonra bir yenilgi,

yürüdü damarlarımda kibrit gibi parladı.

düştü düşecek bir göğün altında, sen beni öptün.

sarıldık hatırlarsın, şehir ısındı, kibrit gibi parladı,

insan sevdiğini sıcak tutmalı..

Bitmeyen şiirlerin gecesi diyelim bu geceye, hayatınızda böyle anlar vardır, başka zamanların müsveddesi gibi.

Kuğulu parkta bir bank; hava hafif rüzgarlı. arada bir yaprak düşüyor yere. ben hiç olmadığım kadar heyecanlıyım. bankın bir ucunda sen, ürkek, meraklı. havadan sudan konuşuldu elbet, okulun ilk günleri, ankaradan, alışmandan. beni o zaman sevdiğini şimdi anlıyorum. “ben özlüyorum seni, yani yanından ayrılınca” demiştim. belki doğru dürüst ilk konuşmamızdı. bu nasıl olur diye hiç sormadın. hiç gerek olmadı anlatmaya. bu hali unutma.

Bazı günler vardır halkların aklında, geleceğinden alınmış günler, bazı ateşler üşütür, bazı ışıklar karartır akşamınızı. bazen öyle olur, ne adam gibi ölür sevdikleriniz, ne siz adam gibi yaşarsınız.

As the sad-eyed woman spoke “we missed our chance”,

The final dying joke caught in our hands

And the rugged wheel is turning another round

Dorian, carry on,

Will you come along to the end

Will you ever let us carry on

Dorian will you follow us down




dünyanın en bilindik ve en kısa hikayesi bizimki, seviyorum, sevmiyor..

Kaçırma diye söylüyorum havadisleri,

dansa başladım, bir türlü okuyamadığım roman bitti geçen gün,

olmadık zamanlarda üşüyorum, başıma ağrılar giriyor bahar vakitleri,

İyiyim belki biraz aşık bile oldum,

Seni unutmadım unutmuyorum,

Yara izi gibi, kimi zaman saklı kimi zaman aleni,

sol yanımda öylece kaldın.

Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.
Edip Cansever (via kedidirokedi)

bir dal karanfil elimde, bir zabitten saklanmış,

artık her öpüşüm biraz siyasi sevgili,

bir ağaç gölgesi beni buna zorladı.  

"Yüzlerce soru 
Vardı aklımda, 
Kulaklarımda 
Bir garip uğultu 
Ölümü kullanamazdım; 
Bir yerlerde 
Birilerine 
Mutlaka ayıp olurdu”.

                                      Metin Altıok

yine 19unda 20sinde hayatı çözmüş, kimselere ihtiyaç duymayan gençliğimiz, 70 yıl önce ölmüş bir adama sövüyor. Ben bu moda bitti sanıyordum, bir ara böyle Mustafa kemal’e söverek kız düşürmeye çalışan bir kitle vardı, hatırlıyorum.Şimdi mevzu kızlara da bulaşmış galiba. Yokluğunu hissettiğiniz sevgi-ilgi-hayranlık neyse sorumlusu o değil arkadaşlar. yapmayın.

"Kar var yaşadığımız günlerde. 
Umutsuzluk çevremizi kuşattı, 
Kıtlık kıran gündemde. 
Yine de ele güne karşı, 
Özenle saklıyorum yüreğimde 
Sana duyduğum aşkı, 
Dört yanım kar içinde.”

metin altıok

"Sen benim hiçbir şeyimsin
Yazdıklarımdan çok daha az
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Lüzumundan fazla beyaz”

o sedyede şaşkın, neden mahçup yatan madenci kardeşim sordun ya “çizmelerimi çıkarayım mı sedye kirlenmesin” diye, biz öyle kirlendik ki sizin acınızla, siz lüzumundan fazla beyazsınız artık.

bir yerde bir yanlışlık, ette kıymık gibi,

içimizde çürüyor durduğu yerde,

durduğu yerde biz bir yanlışa bileniyoruz.

Şairlerimiz zengin oldular, böyle olmamalıydı,

hangi şarkıyı dinlesek hüznünden budanmış.

Her fena hal bir masaya telifli, hepimize bir isim vermişler.

bir yerde bir yanlışlık, kurumuş bir göl gibi,

bataklık, koktukça kokuyor kaldığı yerde,

kaldığı yerde biz sebepsiz bir hınca batıyoruz.

Şairlerimiz aşka inanmıyor, böyle olmamalıydı.

Suyun öte yanından defne defne sözlerle gelenler,

Zeytinin dört adını dört kızına verenler nerede,

Biz ekose masaörtülü, anasonu kendinde gecelerin dilbazları

Bağlarımız bozuldu, yıkıldı asma örülü çardaklarımız

Şairlerden önce ölür olduk, böyle olmamalıydı.