"En güzel günlerimiz
  henüz yaşamadıklarımız” diyor Nazım. Üstadım yanılıyorsun.

O sabahlarda, sana gelinen sabahlardan bahsediyorum

Bir zil uzunca çalardı, kapı eşiğinde gün bitecek diye korkardım.

Sonrası yanık biber kokusu, biraz radyo sesi,

Biraz senin sesin, belki en çok senin sesin.

Saçlarını çözerdin, tekrar bağlardın. arası hiçbir kitapta geçmezdi.

Senin bir düzenin vardı, su içtiğin bardak, ekmeği iki elle tutuşun.

hep bir şeylere acırdı canımız, fakir bir babaya, mızıkacı bir çocuğa,

dünyaya üzülürdük daha güzel olabilir diye,

daha güzel olabilirdi.

And all the roads we have to walk are winding
And all the lights that lead the way are blinding
There are many things that I would like to say to you
But I don’t know how..


galiba galiba galiba..
galiba düştüm bu dünyadan
renkli bir tabloya belki
siyah bir güneş oldum ardınızda
siyah güneş olur mu dediniz oldum
işim zaten olmazlarla

"ölülerin şafağı"

Zombiler hakkında, yani ölenler ama öldüklerini farketmeyenler hakkında çekilmiş her filmi izledim galiba. En iyilerinden en saçmalarına kadar. Önceleri vahşet için izliyorum sandım, “hayatta kalmak” duygusunun bir empatisi sandım hissettiğim şeyi. Fakat nedeni o değildi. Bir zombi ne yapar ? Bir zombinin yaptığı bir çok şey var, öldürüyor, dönüştürüyor, ısırıyor, takip ediyor, sese geliyor bir çoğu, ışığa gelen var, ışıktan hoşlanmayanı var. Ama hepsi aslında tek bir şey yapıyor, tüketiyor..Durmadan tüketiyor, her şeyi, herkesi, ailesini, arkadaşlarını, tanımadıklarını. Tek bir güdüsü var, tüketmek. İhtiyacı olup olmaması, aslında zaten ölü olması umurunda değil, ne de açlığını durdurabiliyor. En başta kendisi tükeniyor, durmadan dinlenmeden peşine düştüğü şey tüketiyor onu. Ve onu elde ettiği anda onu da yok ediyor. Aklıma durup dinlenmeden çalıştığım günler geliyor. Aklıma gün ışığı görmeden çalışan insanlar geliyor. Yanı başımızda düşen onca insan, geride kalan, kaybolan çocuklar, kalabalıklar..Hep bir şeylerin peşinde hep aynı yöne dönük binlerce, on binlerce insan..

Zombilerin arasında yaşıyoruz aslında, her sabah aynı patikalardan yürüyen binlerce “birey”iz. Ne için olduğunu bilmeden tüketiyoruz. Annemizin bakışını tüketiyoruz örneğin, eldeki tüm şefkati alıyoruz ve bize hiç yardımı olmuyor. Aslında ölüyüz çünkü, aslında şefkate ihtiyacımız yok. Sevgilimizin sıcaklığını tüketiyoruz, bizi tüketiyor sevdiğimiz insan. Tutulmayan sözler veriyoruz, yalanlar söylüyoruz, tutunduğumuz her şeyi tüketiyoruz. Aslında ihtiyacı yoktur çünkü, ölülerin birilerine güvenmeye. Uzak yollarda aşklarımızı tüketiyoruz, Sevip de söylemiyoruz misal, bir aşkın zamanını tüketiyoruz. Zor geliyor yollar, duvarlara isimler yazmalar, sayfalar dolusu mektuplar dökmeler ardından. Onlar gibiyiz,uzağı düşünmeden ilerliyoruz, kimi zaman ışığa, kimi zaman karanlığa. Bizi çekecek, oyalayacak, hiç dinmeyecek açlığımızı dindirecek bir şey için ilerliyoruz. Bin bir acıyla yazılmış şarkıları tüketiyoruz, birilerinin ağıdını tüketiyor aslında kalabalıklarımız, Amy’nin güçsüzlüğünü, Kurt Kobain’in çıkmazlarını,Monroe’un güzelliğini, Kafka’nın karşılıksız aşkını tükettik. En mahrem halleriyle, ihtiyacımız yoktu üstelik,çünkü  çoğumuz çoktan ölüyüz aslında, sadece bunları uluorta konuşmuyoruz. 

düşmüş bir şehirde bir zaman, sen beni öptün.

sonbahar ortasıydı, evlerde hala takvimler vardı.

sokaklarım hala griydi, hazır değildim,

yağmur ne çok, yağmur neden yağmalıydı.

beni öptün tüm renklerim döküldü.

gittiğimiz yerlerden kibritler toplardım.

ateşler yakardım, sarılırdım sana hatırlarsın

"insan sevdiğini sıcak tutmalı"..

sakat bir ördek gibi titrek ve korkulu

eski hırkaların söküğüne iliştim.

içimde senden sonra bir yenilgi,

yürüdü damarlarımda kibrit gibi parladı.

düştü düşecek bir göğün altında, sen beni öptün.

sarıldık hatırlarsın, şehir ısındı, kibrit gibi parladı,

insan sevdiğini sıcak tutmalı..

Bitmeyen şiirlerin gecesi diyelim bu geceye, hayatınızda böyle anlar vardır, başka zamanların müsveddesi gibi.

Kuğulu parkta bir bank; hava hafif rüzgarlı. arada bir yaprak düşüyor yere. ben hiç olmadığım kadar heyecanlıyım. bankın bir ucunda sen, ürkek, meraklı. havadan sudan konuşuldu elbet, okulun ilk günleri, ankaradan, alışmandan. beni o zaman sevdiğini şimdi anlıyorum. “ben özlüyorum seni, yani yanından ayrılınca” demiştim. belki doğru dürüst ilk konuşmamızdı. bu nasıl olur diye hiç sormadın. hiç gerek olmadı anlatmaya. bu hali unutma.

Bazı günler vardır halkların aklında, geleceğinden alınmış günler, bazı ateşler üşütür, bazı ışıklar karartır akşamınızı. bazen öyle olur, ne adam gibi ölür sevdikleriniz, ne siz adam gibi yaşarsınız.

As the sad-eyed woman spoke “we missed our chance”,

The final dying joke caught in our hands

And the rugged wheel is turning another round

Dorian, carry on,

Will you come along to the end

Will you ever let us carry on

Dorian will you follow us down




dünyanın en bilindik ve en kısa hikayesi bizimki, seviyorum, sevmiyor..

Kaçırma diye söylüyorum havadisleri,

dansa başladım, bir türlü okuyamadığım roman bitti geçen gün,

olmadık zamanlarda üşüyorum, başıma ağrılar giriyor bahar vakitleri,

İyiyim belki biraz aşık bile oldum,

Seni unutmadım unutmuyorum,

Yara izi gibi, kimi zaman saklı kimi zaman aleni,

sol yanımda öylece kaldın.

Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.
Edip Cansever (via kedidirokedi)

bir dal karanfil elimde, bir zabitten saklanmış,

artık her öpüşüm biraz siyasi sevgili,

bir ağaç gölgesi beni buna zorladı.  

"Yüzlerce soru 
Vardı aklımda, 
Kulaklarımda 
Bir garip uğultu 
Ölümü kullanamazdım; 
Bir yerlerde 
Birilerine 
Mutlaka ayıp olurdu”.

                                      Metin Altıok